Показаны сообщения с ярлыком Turkçe. Показать все сообщения
Показаны сообщения с ярлыком Turkçe. Показать все сообщения

пятница, 12 сентября 2014 г.

Özgür Adam Ⓒ Engin Duran (4)

İş arayışlayım

Babam balık tutmanın yanı sıra tahta üzerine yakarak resim de yapıyordu. Antalya Keleiçi'ndeki Sanatçılar Bahçesi'nde bir stant kiralamıştı. Kendisi ara sıra buraya geliyordu, ama benden her gün güdüp standı açmamı ve orada beklememi istiyordu. Bütün gün güneşin altında beklemenin zevkli hiçbir tarafı yoktu. Bir gün babamla çok kötü bir şekilde tartıştık ve ben kendimi kaybetmiş bir şekilde koşarak nereye gittiğimi bilmeden oradan uzaklaştım. Artık eve gitmek istemiyordum. Hem kalacak bir yer hem de acilen bir iş bulmam gerekiyordu. Bİr çay ocağının yanında geçerken çaycı aradığını yazan kağıdı gördüm. Daha önce hiçbir yerde çalışmamıştım. Çaycıyı işleten kişinin yanına gidip çalışmak istediğimi söyledim. Adam şöyle bir yüzüme bakıp daha önce böyle bir yerde çalışıp çalışmadığımı sordu. Çalışmadığımı ama eğer işi bana verirse yapabileceğimi söyledim. Sonuçta çayları bardağ doldurup insaqnlara götürmenim neresi zor olabilir ki?!Ne kadar yanılmışım! Gerçi çayları orayı işleten adam doldurup bana götürmem için veriyordu ama ben götürene kadar çayın bir kısmı çay tabağına dökülüp tabaktaki şekerleri ıslatıyordu. Bu durum da çay siparış etmiş olan müşterileri kızdırıyordu. Nihayet akşam olmuştu. Şimdi de kalacak bir yer bulmam gerekiyordu. Adama bana şimdi para verip veremeyeceğini sordum. O gün kazandığım paranın yarısını vereceğini, kalanını da içeride tutacağını söyledi. Bana verdiği para kalacak bir yere ödeyebileceğimden oldukça azdı. Kalacak yerimin olmadığını ve verdiğini parayla da kalacak bir yer bulabilmemin mümkün olmadığını ona söyledim.

Çay ocağının yanında bir pansiyon vardır. Pansiyon sahibiyle benim için konuşacağını söyledi. Pansiyona gittiğimde kalacağım yeri gösterdiler. Bu oldukça büyük bir odaydı ve içeride birçok kişi kalıyordu. Yanımda başka kıyafetim olmadığından mecburen üzerimdeki kıyafetlerle yatmak zorunda kaldım. Eski ve pis battaniyeyi üzerime çektiğimde üzerine sinmiş olan kokular midemi bulandırdı. Hem bu yüzden hem de babamın durumunu merak ettiğimden uyuyamadım. Babam kalp hastasıydı ve belki de bu durumdan dolayı rahatsızlanmıştı. Sonunda daha fazla dayanamadım ve eve telefon açmaya karar verdim. Pansiyondan çıktım ve bir telefon kulübesi bulana kadar yürüdüm. Evi aradığımda telefona annem çıktı. Ben ne diyeceğimi bir anda unuttum ve hiçbir şey demeden annemin alo diyen sesini dinledim. Annem ben hiç konuşmama rağmen arayanın ben olduğumu anlamıştı. ''Engin, neredesin sen? Çabuk eve gel, baban kalp krizi geçirdi!'' dedi. Bunu duyunca 'Hemen geliyorum', dedim. Bu seferde neredeyse ben kalp krizi geçirecektim. Pansiyona geri dönmeden eve koşar adımlarla gittim. Eve geldiğimde babam salondaki çekyatta yatıyordu. Annem gidip babamın elini öpmemi ve ondan özür dilememi söyledi. Gidip dediği gibi yaptım. Babam yatağından doğruldu ve balkona çıktı. Babam kalp krizi geçirmemişti, ama yaşadığımız olaydan dolayı çok üzülmüştü.

Artık kendime bir iş bulmam gerektiğini anlamıştım. Dershaneden ayrıldığımı ve bir iş bulup çalışacağımı anneme ve babama söyledim, onlar da bu kararımı onayladılar.

Önceleri kaldırım kenarlarında küçük biblolar satmaya çalıştım ama zabıtalar beni rahat bırakmadılar. Bu işten vazgeçmek zorunda kaldım çünkü başka çarem yoktu.

İş aramaya devam ettim ve sonunda bir tavukçu dükkanında iş buldum. İşim dükkanın depo kısmında derin donduruculardan bulunan dondurulmuş tavukları parçalarına ayırmak ve cinslerine göre ön tarafa getirmekti. Dondurulmuş tavukları bıçak yardımıyla da olsa parçalarına ayırmak gerçekten zordu. Burada işim bitince ön tarafa geçip satışa da yardım ediyordum. Sanırım on gün kadar çalıştım. Yolun karşı tarafında İnegöl Köfte satan üçüncü sınıf bir lokanta vardı. Buraya garson aranıyordu. Gidip adamla konuştum ve işe alındım. Tavukçuda yaptığım işi zaten sevmiyordum.

Patron ve benden başka burada çalışan yoktu. Patron köfteleri hazırlıyor ve pişiriyordu. Ben hem garsonluk yapıyordum hem de bulaşıkları yıkıyordum. Sabah daha hava aydınlamadan işe gidiyor gece yarısı lokanta kapanınca ancak eve gidebiliyordum. Bu kadar çok çalışmama rağmen hem çok az para kazanabiliyordum hem de hiç iznim yoktu. Bunların üstüne bir de en ufak bir şeyde bile patronumdan azar işitiyordum. Bir gün patronumla konuştum ve ona bütün bu işin altından tek başıma kalkmakta zorlandığımı ve en azından bulaşıkları yıkayacak birini işe almasını istedim. Patron ilk başlarda bu teklifimi kabul etmek istemedi, ama sonunda birini işe almaya razı oldu. Lokantanın camlarından birine bulaşıkçı aradığımız yazan bir kağıt yapıştırdık. İş başvurusuna gelenler oluyordu ama patronun verdiği az maaşi duyanlar çalışmak istemiyorlardı. Bu şekilde birkaç gün geçti.

Lokantanın karşısında büyük bir cami vardı. Bu caminin bahçesinde kalacak yeri olmayan bazı kişiler kalırlardı. Bir gün nereden bizim patronun aklına geldiyse caminin bahçesinde kalan gençlerden birini alıp lokantaya getirdi. Gelen genç evinden kaçmış ve Antalya'ya gelmişti. Kalacak bir yer ve bir iş bulamadığı için caminin bahçesinde yatıp kalkmaya başlamıştı. Uzun zamandır banyo da yapmamış olmalıydı çünkü çok kötü kokuyordu. Patron ondan lokantanın deposuna gitmesini ve orada hortumla yıkanmasını istedi. Genç kendisine denileni yaptı. Artık bulaşıkları yıkayacak birini bulmuştuk. Bu durum fazla uzun sürmedi. Bir müddet sonra patron onu işten çıkardı. Yine patron ve benden başka çalışan kimse kalmamıştı.

Lokanta için ekmek aldığımız fırına çalışacak eleman aranıyordu. Bir gün ekmek almaya gittiğimde orayı işleten kişiyle konuştum. Beni işe alabileceğini söyledi. Ön tarafta durup ekmek ve diğer ürünlerden satacaktım. Lokantadan ayrıldım ve burada çalışmaya başladım. Bu işimde daha mutluydu. Daha az yoruluyordum ve lokantada çalışırken kazandığımdan daha çok kazanıyordum. 

Bir gün orada daha önce çalışmış olan biri fırına geldi. Patron gelince onunla baş başa konuştular ve o da işe başladı. Benim yerime ön tarafa geçti, ben de arkada ne kadar pis iş varsa yapmak zorunda kaldım. Bu kişinin gelişiyle orada çalışanlar ve patronun bana karşı davranışları olumsuz yönde değişti. İstenmediğim hissine kapıldım ve patrona işten ayrılmak istediğimi söyledim. Hiç itiraz etmeden paramı ödedi ve böylece yine işsiz kalmış oldum.

İş bulmak çok zordu. Her gün saatlerce dışarıda iş arıyordum. Oturduğumuz apartmanın yanındaki apartmanda emekli bir astsubay amca ve oğlu yaşıyorlardı. Bu amcanın eşi uzun yıllar önce vefat etmişti ve iki çocuğuna hem anne hem de babalık yapmıştı. Kızı evlenip de evden ayrılınca oğluyla tek başlarına kalmışlardı. Bir gün bu amcanın yaşı benden oldukça büyük olan oğluna iş aradığımı ama uzun zamandır bulamadığımı söyledim. Arkadaşının çalıştığı otele bellboy alınacağını söyledi. Orada çalışmak ister miyim diye de sordu. Otelde çalışırsam otelin personel odasında da kalabilirdim. Bu şekilde evden de uzaklaşmış olacaktım. Antalya'nın bir köyünde olan bu otelde çalışmaya başladım. On gün kadar çalıştıktan sonra şefimiz bana istersem geceleri ön büroda çalışabileceğimi söyledi. Liseyi bitirdikten sonra İngilizcemi biraz ilerletmeye çalışmıştım. Gerçi çalıştığım otelde çoğunlukla Almanlar kalıyordu ama bircoğu İngilizce bildiği için onlara yardımcı olabiliyordum. Şefin bana teklif ettiği işi kabul ettim ve geceleri çalışmaya başladım. Benim için çalışmak gündüz çalışmaya göre daha iyiydi çünkü geceleri pek gelen giden olmadığından kitap okumak ve düşünmek için oldukça vaktim oluyordu.


четверг, 24 июля 2014 г.

Özgür Adam Ⓒ Engin Duran (3)

Ülkücülerle tanışmam

Lisedeyken politika ilgimi çekmeye başladı. Bir gün aynı sınıftan bir arkadaşımla bir partinin şubesine gittik. Sanırım o gün onlar için özel bir gündü ve kutlama gibi bir şey yapıyorlardı. Orada bana da kendi partilerinin bir rozetini verdileri ben de bu rozeti okul ceketimin üzerine ilikledim.

O zamanlar çok kavgacı bir kişiliğim vardı. Aynı sınıfta giden benim gibi düşünen ve davranan iki arkadaşım vardı. Bu arkadaşlarımla beraber zaman zaman başka çocuklarla kavga ederdik.

Bir gün bu arkadaşlarımdan biri, teneffüste, ben ve diğer arkadaşım sınıfta diğer çocuklarla konuşurken, yanımıza geldi ve koridorda iki  çocuğun ceketlerini omuzlarına atarak dolaştıklarını söyledi. Bunun üzerine bu çocuklarla kavga etmeye karar verdik. Kavgayı nasıl başlatacağımızı da aramızda planladık. bu çocuklar bizim sınıfın önünden geçerken arkadaşlarımdan biri beni çocukların üzerine ittirecekti ve bu şekilde kavga çıkartacaktık. Dediğimiz gibi de yaptık. Çocuklar bizim sınıfın önünden geçerken arkadaşım önceden anlaştığımız üzere beni bu çocukların üzerine ittirdi. Ben çocuklara çarpınca önce kısa süreli bir şaşkınlığa uğradılar, ardından da ne oluyor diye sordular. Biz de birden çocuklara vurmaya başladık. Kavga ettiğimiz çocuklardan biri fırsatını buldu ve can havliyle kaçtı. Bizse kaçan çocuğun peşinden gitmektense diğer çocuğu ortamıza aldık ve acımasızca onu dövmeye devam ettik. Üçümüz birden çocuğa öyle çok vuruyorduk ki, çocuğun yüzü kan içinde kalmıştı. Hatta kanı üzerimdeki beyaz okul gömleğinin üzerine de sıçramıştı. Çocuk can havliyle bana sarıldı ama ben ona vurmaya devam ettim.

O sırada koridorda nöbetçi olan bayan öğretmen kavgayı görmüş olmalı ki yanımıza geldi. Kanlar içindeki çocuğu görünce şaşkınlıktan ve sanırım korkudan da olsa gerek hiçbir şey demeden çekip gitti. Belki başka bir öğretmeni yardıma çağırmaya gitmişti. Çocuğu sonunda bıraktık ve koşarak yanımızdan giti. Bizse hızla okuldan çıktık ve arkadaşlarımdan birinin motosikleti ile bizim eve gittik. Orada eğer bizi kavgadan dolayı sorguya çekecek olurlarsa onlara ne cevap vereceğimizi düşündük ve aramızda konuştuk. Okulun bize disiplin cezası olasılığı olabilirdi. Kavgayı diğer çocukların başlattığını söylemye karar verdik. Okula gittik ve hiçbir şey olmamış gibi derse girdik. Kimse bizi disiplin cezası için çağırmadı.

Aynı sınıfta, aynı sırada, beraber oturduğum bir arkadaşım vardı. Bu arkadaşım ve ailesi Ankara'dan  Antalya'ya taşınmışlardı. Okula yakın bir yerde hazır mutfak üreten ve satan güzel bir dükkanları vardı. Ekonomik durumları iyiydi. Bu arkadaşım bir gün bana yanından kalkmamı ve artık başka bir sırada oturmamı istediğini söyledi. Beni kovuyordu! Ona yerimi başka birine vermeyeceğimi ve eğer istiyorsa kendisinin başka bir yere oturabileceğini söyledim. Bunun üzerine onunla tartışmaya başladık. Ben okuldan eve dönerken bu arkadaşın babasının dükkanının önünden geçiyordum. Yanında büyük bir çocuk vardı ve benim geldiğimi görünce ona beni gösterdi. Çocuk bana doğru gelmeye başladı. Hemen çantamı yere bırakıp ve eldivenlerimi çıkartarak kavgaya hazırladım. Çocuk geldi ve yakamdan tuttu. Ben de onun yakasından tuttum ve bir müddet birbirimizi itip durduk. Sıra arkadaşım yanımıza geldi ve çocuktan beni bırakmasını istedi. Bununla bana küçük bir şov yapmış oluyordu. Ona çok kızmıştım. Eve gittim. O gece sabaha kadar pek uyuyamadım. Arkadaşımın yaptıklarını kabul edemiyordum ve ondan intikam almak istiyordum. Sabah okula gidince bir gün önce olanları diğer iki arkadaşıma anlattım. Bu arkadaşlarım zaten bu çocuğu pek sevmiyorlardı. Diğer sınıflardan birinde olan başka bir arkadaş da bana yardım edeceğini söyledi. Halbuki ben bu çocuğun bu eski arkadaşımın arkadaşı olduğunu sanıyordum. Buna şaşırdım, ama bana yardım edeceğine de sevindim.

Bir plan yaptık. Ben konuşmak için onu koridora çağıracaktım ve çıktığında ona vurmaya başlayacaktım. Orada bekleyen arkadaşlarım da kavgaya katılacaklardı. Onu dışarı çağırdım ve benimle beraber dışarı geldi. Dışarı çıkınca ona neden bir gün önce böyle yaptığını sordum. Bana ters ters cevaplar verdi. Planımızı bilmiş olsaydı sanırım daha farklı davranırdı. Onunla konuşurken birden bir yumruk attım ve vurmamla yüzünü yana çevirmesi bir oldu. O benim eskiden arkadaşımdı ve aslında ne kadar kızgın olursam olayım vurduğuma pişman olmuştum. Bu yüzden ona bir daha vurmadım ama o yüzünü çevirir çevirmez bana bir yumruk salladı. Attığı yumruk sol gözümün altına gelmişti. Bu yüzden kısa bir süre sonra vurduğu yer morardı. Koridorda bekleyen arkadaşlarım da hemen ona sardılar. Ona henüz birkaç yumruk atmışlardı ki çevik davrandı ve elimizden kaçtı. Ders zili çalınca sınıfta geri döndük. Bir sonraki teneffüste, ben koridordayken, bu çocuk okuldaki ülkücüleri toplayıp yanıma geldi. Beni onlara dövdürmek niyetindeydi. Gelenler arasındaki birkaç çocuğu önceden tanıyordum. Onların araya girmesiyle aramızda bir kavga yaşanmadı. Bu arada yakamdaki siyasi partinin rozetini fark ettiler ve neden bu rozeti taktığımı sordular. Ben de bir arkadaşımla bu partiye gittiğimi ve orada bu rozeti verdiklerini söyledim. Bundan sonra onlara üye olmamı istediler. O öğleden sonra okul çıkışında onlardan birkaçıyla ülkü ocağına gittik. Oradaki kişilerle tanıştım, fikirleri hoşuma gitti ve üye olmaya karar verdim.

İlk başta okulda pek fazla ülkücü yoktu. Ne zaman birinin başı sıkışsa bize geliyordu ve bizde yapılması gerekeni yapıyorduk. Bir nevi koruma kalkanı görevini yapmış oluyorduk onlar için. Bu şekilde sene sonuna geldiğimizde okulun sanırım hemen hemen yarısı bize katılmıştı. 

Ben özellikle Kürtlerden nefret ediyordum. Adolf Hitler ve Mussolini'nin hayatı ilgimi çekmeye başlamıştı. Elimdeki kısıtlı olanaklarla onlar hakkında yapabildiğim kadar araştırma yapmaya çalıştım. Özellikle Hitler'in hayatı beni çok etkilemişti. Hitler Yahudiler'e karşı özel bir nefret beslemişti ve bana göre de haklı sebepleri vardı. Hitler'in çocukluk ve gençlik yılları sıkıntılarla dolu geçmişti. Kendisi bir Alman'dı ve ülkesinde sıkıntı çekiyordu, ama Yahudiler'in pek çoğu iyi birer yaşam sürüyordu. Hitler ülkede yönetimi eline geçirip Yahudiler'i yok etmeye başlamakla kalmamış ama Avrupa'nın birçok yerine de savaş açmıştı. Oradaki Yahudiler'i de yok etmek istiyordu. Ben de Kürtleri sadece Türkiye'den değil ama ama tüm Ortadoğu'dan sürmek istiyordum. Bu düşüncelerimi ülkü ocağına haftada bir gün yapılan toplantılarda birkaç kez dile getirdim, ama oradakilerin çoğu benimle aynı fikirde olmadı. Ülkü ocağına bir müddet daha gidip gelmeye devam ettim, ama o toplantılara bir daha katılmadım. Etrafımda benim gibi düşünen insanları toplamaya çalışıyordum, ama bu işte pek de başarılı olduğum söylenemezdi. 

Üniversite sınavları yaklaşıyordu ama ben siyasi işlerle uğraşmakatan sınavlara hazırlanmaya fırsat bulamamıştım. Sınava yine de girdim. Doğal olarak hiçbir yeri kazanamadım. Evde de durum benim için pek iç açıcı sayılmazdı. Lise bitmiş, ben üniversite sınavını kazanamamıştım ve hiçbir iş yapmadan günlerimi geçirmekteydim. Bu durum babamla aramızın sayesinde özel bir dershaneye ücretsiz kaydımı yaptırmayı başardım. Bu dershanenin yönetimi sol görüşlüydü ve bu yüzden genelde kendi düşüncelerinde ya da düşüncelerine yakın kişileri dershaneye öğrenci olarak kabul ediyorlardı. Benim siyasi düşüncem hakkında henüz hiçbir bilgileri yoktu ve en azından şimdilik benim de onlara bunu belli etmeye niyetim yoktu. Eğer zor zahmet kabul edildiğim bu dershaneden de herhangi bir sebepten atılırsam babamla ne duruma geleceğimizi düşünmek bile istemiyordum.

Bir gün sebebini hatırlamıyordum, ama ülkücülerin düzenlediği bir toplantı vardı. Şehir merkezinde yapılan bu toplantıdan sonra parti otobüsü ve birkaç arabayla şehirde bir müddet dolaştık. Gitmekte olduğum dershanenin önünden de konvoyun içinde görmüş. Ertesi gün dershaneye gittiğimde kaydımın silindiğini söylediler. Bu durumu babama nasıl açıklayabileceğimi bilmediğimden dershaneye gidiyormuş gibi her gün dışarı çıktım.

пятница, 20 июня 2014 г.

Özgür Adam Ⓒ Engin Duran (2)

Okula başlıyorum

Ailem beni henüz yedi yaşına girmeden okula göndermeye karar verdi. Okula gidersem benim için daha iyi olacağını düşünmüşlerdi. 

Karlar bata çıka okula gidip gelişimi hatırlıyorum. Öğretmenimin eşi de astsubaydı ve onlar da bizim lojmanlarda oturuyorlardı. İyi bir insandı ve ağabeyimi kaybettiğimi bildiğinden benimle çok ilgilendi.

Ağabeyimi kaybetmiş olmamın ağır etkisini henüz üzerimden atamamıştım. Bir gün anne ve babamın bana almış olduğu kitapları aldım ve hepsini yırttıktan sonra pencereden aşağı attım. Annem yaptığımı görünce ne yapacağını şaşırdı. Belki de ağabeyimi kaybetmiş olmanın acısını bu şekilde dışa vuruyordum. 

Annem ve babam yalnız kalmamı istemediler ve bir erkek, bir de kız kardeşim oldu. Erkek kardeşime ölen ağabeyimin adını verdiler.

Babamın tayini Sarıkamış'tan Adana'ya çıktı. Sarıkamış'ta üç yıl kalmıştık. Adana yazılar çok sıcak oluyordu. Karataş, Adana'nın bir ilçesiydi, ama biz Adana'da bulunan askeri lojmanlarda yaşıyorduk. Babam hergün Karataş'a gidip geliyordu.

Karataş'ta bulunan Amerikan üssündeki Amerikalılar bazen üste parti veriyorlardı. Üste çalışan Türk görevliler ve aileleri de bu partilere davetli oluyordu. Bu partiler bizim için ilginç fakat aynı zamanda eğlenceli de geçiyordu. O zamanlar pek İngilizce bilmiyordum. Öğrenmeyi istiyordum ve bunun için elimden geleni de yapıyordum.

Üsteki bu partilerde Amerikalıların bazı rahat davranışlarını görüyorduk. Toplum içinde bu kadar rahat davranabilmelerini oldukça garipsemiştik. Onları bu davranışlarından dolayı kendi aramızda yadırgıyorduk. Buna rağmen diğerleri gibi olmayan ve farklı davranan askerler de vardı. Onlar diğerler gibi alkol alıp çılgınca davranışlarda bulunmuyorlardı. 

Bir gün bu üste verilen partiden eve dönerken içinde bulunduğumuz araçta İngilizcesi pek de fena olmayan diğer ailenin oğlu Amerikalı bir askerin ona İsa Mesih ve Kutsal Ruh hakkında bazı şeyler söylediğini anlatmıştı. Kutsal ruh'u ilk defa bu çocuktan duymuştum.

Okulda başarılı bir öğrenci değildim. Her sene birçok dersten başarsız oluyordum ve sonunda da bütünlemeye kalıyordum. Tek sorunum bu değildi. Arkadaş seçiminde de yanlış davranmıştım. Bir gün arkadaşlarımdan biri bana babasının cebinden para çaldığını ve babasının bunu fark etmediğini söyledi. Aynı şeyi yapma fikri kafamda uzunca bir zaman dolaştı. Sonunda bunu denemeye karar verdim. Babamın cebinden küçük bir miktar para çaldım. Babam fark eder diye önceleri çok endişelendim. Sonra babamın bir şey fark etmediğini düşünerek bu kötü alışkanlığıma devam ettim.


Benim için her şey bu kadar iyi gitmedi. Bir gün babam beni yanına çağırdı ve cebinden para alıp almadığımı sordu. Babam bunu sorunca çok korktum ve yalan söyledim. Israrla bana aynı soruyu sordu ve doğruyu söylememi istedi. Ona her seferinde böyle bir şey yapmadığımı söyledim. Babamın durumu etmesinden dolayı çok korkmuştum, ama bu kötü şeyi yapmayı da bırakmamıştım. Babamdan hala para çalıyordum. Babam sonunda sinirlerine hakim olamadı ve beni dövdü. Ona bir daha böyle bir şey yapmayacağımı ağlayarak defalarca söyledim. Bu kötü alışkanlıktan babamdan dayak yemeye devam etmeme rağmen nedense uzunca bir süre vazgeçemedim.


Okulda derslerim zaten kötüydü ve sonunda bütünleme sınavını da veremeyerek sınıfta kaldım. Orta üçüncü  sınıfa kadar öyle ya da böyle bir şekilde gelmiştim ama şimdi bu seneyi tekrarlamam gerekecekti. Aklım henüz başıma gelmemişti. Babamın da sabrını hem derslerimdeki başarısızlığımdan dolayı epeyce taşırmıştım. 


Bu arada babamın tayini Adana'dan Kuzey Kıbrıs'a çıktı. Adana'da altı sene kalmıştık. Kıbrıs'a gidecektik, ama babam beni götürmek istemedi. Polis olan dayım Hatay'ın Erzin ilçesinde görevliydi. Beni onun yanına göndermeye karar verdi. Dayım çok disiplinli bir insandı. Babam sanırım dayımın beni adam edeceğini düşünmüştü.


Erzin'de yaklaşık altı ay kadar kaldım. Bu arada babam, annem ve kardeşlerim Kuzey Kıbrıs'talardı. Ailem beni özlemişti ve onları ziyarete gelmemi istiyorlardı. Böylece ailemin yanına, onları ziyarete gittim. Babam onu birçok kez hayal kırıklığına uğratmış olmama rağmen beni Türkiye'ye geri göndermek istemedi ve yanlarında kalmamı istedi. Bu şekilde ben de Kıbrıs'ta ailemin yanında yaşamaya başladım.


Kendime arkadaşlar edinmeye başladım. Bu sefer arkadaş seçiminde daha dikkatli davranmaya çalışıyordum. Okulun ilk günlerinde sınıftaki çocuklarla tanışırken içlerinden biri bana çalışkan yoksa tembel mi bir öğrenci olduğumu sordu. Çalışkan bir öğrenci olduğumu söyledim. Ona yalan söylemiştim, ama bu aynı zamanda benim çalışkan bir öğrenci olma isteğimi gösteriyordu. O sene okulda gerçekten de başarılı bir öğrenci oldum. 


Lise birinci sınıfı Kıbrıs'ta bitirdikten sonra babamın tayini Kırklareli'ne çıktı. Oraya gelip bir yıl kaldık. Kırklareli'nde lise ikinci sınıfı okudum.


Kırklareli'ndeyken babam emekliliğini istedi. Babamın emeklilik işlemleri tamamlanıp da emekli olunca Antalya'ya taşınmaya karar verdik. 


Antalya merkezinde bir ev kiraladık ve eşyalarımızı yerleştirdik. Ben lise üçüncü sınıfa başlayacaktım. Ama şimdi ne yapacağımız konusunda şaşkındık. Şimdiye kadar hep askeri lojmanlarda yaşamıştık. Babamın ve annemin arkadaşlarının çoğu askeriyede çalışan kişiler ve eşleriydi. Benim arkadaşlarımda hep askeri lojmanlarda yaşayan askerlerin çocukları olmuştu. 




воскресенье, 15 июня 2014 г.

Özgür Adam Ⓒ Engin Duran (1)

''Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.'' İncil, Yuhanna 8:32


Önsöz
''Bir tanıklık on vaaza bedeldir''dedi yaşlı bir vaiz. ... Bir tanıklık neden bu kadar değerlidir? Çünkü bir masa başında hazırlanmış, Kutsal Kitap'ın üstün gerçeklerinin mantıklı bir şekilde sıralanıp sunulmuş bir vaazın içeriği hala hayli teoretik olabilir. Bir hayat öyküsü ise tamamıyla yaşanmış olup kişinin başından neler geçtiğinde, onu etkileyen, düşündüren ve eninde sonunda bu önemli karara getiren unsurların ne olduğuna tanıklık eder. 

İşte Engin Duran'ın yaşam öyküsü önünüzdedir. Taslağını bir solukta okuduğum ilginç bir hikayeyle karşı karşıyasınız. Türkiye'nin farklı bölgelerinde geçirdiği çocukluk dönemi, okul anıları, kavgaları, korkuları ve karşılaştığı sıkıntıları belki size yabancı gelmiyor. İsa Mesih'in ona yönlendirdiği kişisel çağrı Engin'de yeni iniş ve çıkışlara sebep oldu. Daha önce duymuş olduğu
ve gerçek olarak kabul ettiği bütün önyargılarının bir bir yıkılması kendisinde yeni içsel çatışmalar yarattı. Ama sonunda Engin, kendisini seven ve onunla iş birliği yapmak isteyen yüce Tanrı'nın önünde, ''silahlarını'' indirip Mesih İsa'ya teslim oldu. Gelin ve bu yaşamın size de ''vaaz'' etmesine müsaade edin. Bendeniz onun yaşamına bakarak bugüne kadar teşvik verici, meydan okuyucu ve şükretmeye yönlendirici ''vaazlar'' duymaya devam ediyorum.


Çocukluğum...
1974'ün 14 Mayıs'ında Diyarbakır'da dünyaya geldim. Babam orduda astsubaydı. Annem, babam ve ağabeyim İstanbul'da oturuyorlarmış. Doğum vakti yaklaşınca babam, annemi, dayım ve anneannemin yanına göndermiş. O sıralarda dayım da Diyarbakır'da hava kuvvetlerinde astsubay olarak görevliymiş. Ben de böylece orada dünyaya gelmişim.

Çocukluğuma dair pek fazla şey hatırlamıyorum. Hatırladığım birkaç şeyden birisi İstanbul'da Kartal semtinde, bahçeli, şirin bir evde oturmuş olduğumuzdur.

O yılarda Türkiye'de ne yazık ki, sağ ve sol guruplar arasında çatışmalar yaşanıyordu. Pek çok kişi bu çatışmalardan dalayı ya yaralanıyor, ya canından oluyor ya da tutuklanıyordu. Babam askeri cezaevlerinden birinde yöneticilerden biri olduğu için tehditler alıyordu. Bu tehditler sadece ona değil, ama tüm aile fertlerine yönelik oluyordu. Babamın bir gün yatak odasındaki elbise dolabını pencerenin önüne çektiğini ve diğer pencerelere de tahta çakmak suretiyle kapatarak evimizi bizim için daha güvenli bir yer haline getirmeye çalıştığını hatırlıyorum.

Ben ve ağabeyim diğer çocuklarla bazen evimizin biraz yakınındaki su birikintisinde oynardık. Bazen de yere kazdığımız bir çukura bir gazoz şişesi gömer ve sözde petrol kuyumuz varmış da petrol çıkartıyormuşuz gibi oynardık. Ağabeyim ilkokula gidiyordu, ama ben küçük olduğum için henüz okula gitmiyordum. 

Babamın tayini İstanbul'dan Kars'ın Sarıkamış ilçesine çıkmıştı. Babam Sarıkamış Cezaevi'nde müdür olarak çalışacaktı. ... Bizim yolculuk ettiğimiz gün Türkiye'de askeri darbe olmuştu ve askerler yönetime el koymuştu. O zamanlar altı yaşlarındayım.

Sarıkamış çok soğuk ve senenin büyük kısmını karlar içinde geçiren küçük fakat sevimli bir ilçeydi. Ne yazık ki, bizi etkileyen sadece Sarıkamış'ın soğukları olmayacaktı, ama bize derin bir acı da yaşayacaktı...

Bir gün babamın bir arkadaşı eşiyle beraber bizi ziyarete geldi. Henüz onlar bizdeyken ağabeyimin mutfağa annemin yanına gidişini ve annemin de babamı çağırışını hatırlıyorum. Ağabeyimin çok ağrısı vardı ve çok da acı çekiyordu. Annem ve babam beni misafirlerimize emanet ederek ağabeyimi acilen hastaneye götürdüler. Evde saatlerce dönmelerini bekledik, ama ne annem, ne babam, ne de ağabeyim geri gelmediler. Bunun üzerine babamın arkadaşı eşi beni alıp kendi evlerine götürdüler. Üç gün sonra babam beni almaya geldiğinde ağlıyordu. Ona ağabeyimin nerede olduğunu sordum. Ağabeyimi Denizli'de yaşayan anneannemin yanına gönderdiğini ve ağabeyimin artık orada okula gideceğini söyledi. Ona inanmadım. Küçük bir çocuktum, ama ağabeyimin öldüğünü anlamıştım. Ağlamaya başladım. Bundan sonra hatırladığım, bir minibüsün içiğnde,  Kayseri'ye babamın memleketine gidiyor oluşumuz. Minibüsün içinde bir tabut vardı ve ben ağabeyimin onun içinde olduğunu biliyordum. Kayseri'ye vardığımızda babamın akrabalarının evine gittik. Herkes ağlıyordu.

Artık ağabeyim yoktu. Hiçbir şey yapmak istemiyordum. O sadece benim ağabeyim değil, ama aynı zamanda en yakın arkadaşımdı da. Dışarı çıkıp diğer çocuklarla oynamak istemiyordum. Tek yaptığım bütün gün evde oturup pencereden dışarı seyretmek ve saatin saniyelerini saymaktı. Bu yeni taşındığımız yer henüz buraya taşınalı birkaç hafta olmasına rağmen ağabeyimi benden ayırmıştı. Onu hala çok özlüyorum.

Ağabeyim vefat ettikten sonra onu defalarca rüyamda gördüm. Rüyamda ağabeyim ve birkaç çocuk bir su birikintisinden taşlara basarak yanıma geliyorlardı. Yanımda biraz durduktan sonra geldikleri yoldan geri gidiyorlardı. Ağabeyime onunla birlikte gelmek istediğimi söylediğimde benim onunla gelemeyeceğimi ve burada kalmam gerektiğini söylüyordu. Keşke sabah hiç başlamasaydı...

Annem ve babam da çok üzgünlerdi. Ağabeyim hayatını kaybettiğinde henüz dokuz yaşındaydı. Doktorlar kalp ve böbrek yetmezliğinden hayatını kaybettiğini söylemişlerdi. Yeni bir yere bu acı içinde alışmak onlar için de çok zor oldu.

среда, 23 апреля 2014 г.

Aglıyorum

Ağlıyorum ama yanlız olduğum için değil. 
Sensiz olduğum için. 
Ağlıyorum ama hata yaptığım için değil. 
Seni kaybettiğim için. 
Ağlıyorum ama karanlıkta kalmaktan korktuğumdan değil. 
Güneşimin bir daha doğmaycak olmasından korktuğum için. 
Ağlıyorum ama kötü bir insan olduğum için değil. 
Sensiz her geçen gün daha kötü olacağım için. 
Ağlıyorum ama gülemeyeceğim için değil. 
Senin gülüşünden mahrum kaldığım için. 
Ağlıyorum ama hatalarımı düzeltemediğim için değil. 
Bana başka bir şans vermediğin için. 
Ağlıyorum ama ölmekten korktuğum için değil. 
Son nefesimi verirken sen yanımda olmıyacağın için. 
Artık ağlamıyorum ama seni unuttuğum için değil. 
Bensiz çok daha iyi olacağını düşündüğüm için. 
Sustum ama Konuşamadığım için değil. 
Seni çok çok sevdiğim için!

воскресенье, 6 апреля 2014 г.

Allah Sevgidir.

... Sevgi kelimesi kadar güçlü bir kelime ya da kavram var mı? Bilgeliğiyle ün kazanmış Kral Süleyman şunu demiş : 'Sevgi ölüm kadar güçlüdür'. Tarih boyunca nice insanlar sevgi uğruna canlarını vermiştir. Sevgi yüzünden büyük savaşlar olmuştur. Kimisi ülkesini sever, kimisi ise ailesini sever ve bunun için canını feda eder. Çünkü insanlar arasında en üstün değer sevgidir.

Ne yazık ki, insanoğlu her şeyin sahtesini oluşturabildiği gibi sevginin de sahtesini ortaya çıkarmıştır. Örneğin başkasının malını seven var. Bu sevgi değil kıskançlıktır. Ya da komşusunun karısını seven var. Bu sevgi değil şehvettir. Para seven var. Bu sevgi değil hırstan gelen putperestliktir. Sevgi kelimesini öyle çok kullanıyoruz ki, asıl anlamını neredeyse yitirmiştir. Oysa ki sevginin gerçek anlamı kendini değil başkasını düşünmektir. Yani hakiki sevginin özünde benlik denen hiçbir sey yoktur.

Hepimiz böylesi bir sevgiyi arzuluyoruz. Zira her insan sevilmek üzere yaratıldığını bilir. Evlat anne babasından doğal olarak sevgi bekler. Evlenen kadın kocasından sevgi bekler. Ne yazık ki birçoğumuz sevilmediğimiz gibi sevmeyi de öğrenemedik. Bütün dünya aslında bu tarz sevgiye susamıştır. Hamdolsun ki bu konuda iyi bir haberimiz var: Allah Sevgidir! Başkasında aradığımız sevgi O'nun yüce şahsiyetinde mevcuttur. O yüzden Allah'ı ve sevgisini acilen tanımamız gerek. ...

Allah Sevgidir - Can Nuroğlu

понедельник, 24 марта 2014 г.

Köle kadının oğlu, özgür kadının oğlu

İbrahimin biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu olduğu yazılıdır.  
Köle kadından olan olağan yoldan, özgür kadından olansa vaat sonucu doğdu.  

Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağındandır, köle olacak çocuklar doğurur. Bu Hacerdir.  
Hacer, Arabistandaki Sina Dağını simgeler. Şimdiki Yeruşalimin karşılığıdır. Çünkü çocuklarıyla birlikte kölelik etmektedir.  

Oysa göksel Yeruşalim özgürdür, annemiz odur.  
Nitekim şöyle yazılmıştır: «Sevin, çocuk doğurmayan ey kısır kadın! Doğum ağrısı nedir bilmeyen sen, Yükselt sesini, haykır! Çünkü terk edilmiş kadının, Kocası olandan daha çok çocuğu var.»  

Kardeşler, İshak gibi sizler de vaat çocuklarısınız.  
Olağan yoldan doğan, Kutsal Ruha göre doğana o zaman nasıl zulmettiyse, şimdi de öyle oluyor.  

Ama Kutsal Yazı ne diyor? «Köle kadınla oğlunu kov. Çünkü köle kadının oğlu Özgür kadının oğluyla birlikte Asla mirasa ortak olmayacaktır.»  
İşte böyle, kardeşler, bizler köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız.  

[Galatalar 4:22-31]

среда, 5 марта 2014 г.

Gerçek Oruç

Yeşaya 58

1“Avaz avaz bağırın, çekinmeyin,
Sesinizi boru sesi gibi yükseltin;
Halkıma isyanlarını,
Yakup soyuna günahlarını bildirin.
2Bana her gün danışıyor,
Yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış!
Doğru davranan,
Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi...
Benden adil yargılar diliyor,
Bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış.
3Diyorlar ki, ‘Oruç* tuttuğumuzu neden görmüyor,
İsteklerimizi denetlediğimizi neden farketmiyorsun?’
“Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor,
İşçilerinizi eziyorsunuz.
4Orucunuz kavgayla, çekişmeyle,
Şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.
Bugünkü gibi oruç tutmakla
Sesinizi yükseklere duyuramazsınız.
5İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz?
İnsanın isteklerini denetlemesi gereken gün böyle mi olmalı?
Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı?
Siz buna mı oruç, RAB'bi hoşnut eden gün diyorsunuz?
6Benim istediğim oruç,
Haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek,
Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak,
Her türlü boyunduruğu kırmak değil mi?
7Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi?
Barınaksız yoksulları evinize alır,
Çıplak gördüğünüzü giydirir,
Yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz,
8Işığınız tan gibi ağaracak,
Çabucak şifa bulacaksınız.
Doğruluğunuz önünüzden gidecek,
RAB'bin yüceliği artçınız olacak.
9O zaman yardım çağrılarınızı RAB yanıtlayacak,
Feryat ettiğinizde, ‘İşte buradayım’ diyecek.
“Eğer boyunduruğa, başkalarını suçlamaya,
Kötücül konuşmalara son verirseniz,
10Açlar uğruna kendinizi feda eder,
Yoksulların gereksinimini karşılarsanız,
Işığınız karanlıkta parlayacak,
Karanlığınız öğlen gibi ışıyacak.
11RAB her zaman size yol gösterecek,
Kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek.
İyi sulanmış bahçe gibi,
Tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız.
12Halkınız eski yıkıntıları onaracak,
Geçmiş kuşakların temelleri üzerine
Yeni yapılar dikeceksiniz.
‘Duvardaki gedikleri onaran,
Sokakları oturulacak hale getiren’ denecek sizlere.
13“Kutsal günümde dilediğinizi yapmaz, Şabat Günü'nü* çiğnemezseniz,
Şabat Günü'ne ‘Zevkli’,
RAB'bin kutsal gününe ‘Onurlu’ derseniz,
Kendi yolunuzdan gitmez,
Keyfinize bakmayıp boş konulara dalmaz,
O günü yüceltirseniz,
14RAB'den zevk alırsınız.
O zaman sizi yeryüzünün yüksek yerlerine çıkarır,
Atanız Yakup'un mirasıyla doyururum.”
Bunu söyleyen RAB'dir.

Kutsal Kitap Üçlü Birlik hakkında ne öğretir?


Hıristiyanlığın Üçlü Birlik kavramının en zor yanı, bunu yeterli bir şekilde açıklamanın mümkün olmayışıdır. Üçlü Birlik, bir insanın açıklaması bir yana, anlaması tamamen imkânsız olan bir kavramdır. Tanrı bizden çok daha büyüktür, bu yüzden O’nu tamamen anlamayı beklememeliyiz. Kutsal Kitap, Baba’nın Tanrı, İsa’nın Tanrı ve Kutsal Ruh’un Tanrı olduğunu öğretir. Kutsal Kitap ayrıca bir tek Tanrı olduğunu da öğretir. Üçlü Birlik’in farklı kişilerinin birbirleriyle ilişkisi hakkında bazı gerçekleri anlayabilsek bile, nihai olarak bu konu insan aklı için anlaşılmazdır. Ancak bu, Üçlü Birlik’in doğru olmadığı ya da Kutsal Kitap’ın öğretilerini temel almadığı anlamına gelmez. 

Üçlü Birlik, tek Tanrı’nın üç Kişi’de var olmasıdır. Bunun hiçbir şekilde üç tane Tanrı olduğunu önermediğini anlamalıyız. Bu konuyu incelerken, “Üçlü Birlik” sözünün Kutsal Yazılar’da yer almadığını aklımızda tutalım. Bu terim, birde üç olan—üç tane beraber var olan, birlikte sonsuz olan Kişi’nin Tanrı’yı oluşturmasını tanımlamaya çalışmak için kullanılır. “Üçlü Birlik” sözüyle temsil eden kavramın Kutsal Kitap’ta yer alması çok önemlidir. 

Aşağıda Tanrı Sözü’nün Üçlü Birlik hakkında söyledikleri yer almaktadır: 

1) Bir tek Tanrı vardır (Yasa’nın Tekrarı 6:4; 1 Korintliler 8:4; Galatyalılar 3:20; 1 Timoteos 2:5).

2) Üçlü Birlik üç Kişi’den oluşur (Yaratılış 1:1, 26; 3:22; 11:7; Yeşaya 6:8, 48:16, 61:1; Matta 3:16-17, 28:19; 2 Korintliler 13:14). Yaratılış 1:1’de, İbranice’de çoğul bir isim olan Elohim kullanılmıştır. Yaratılış 1:26, 3:22, 11:7 ve Yeşaya 6:8’de “biz” şeklinde çoğul bir zamir kullanır. Elohim sözcüğü ve “biz” zamiri, İbranice’de kesinlikle ikiden fazladan söz eden çoğul biçimlerdir. Bu durum Üçlü Birlik için belirgin bir sav oluşturmadığı halde, Tanrı’nın çoğulluk yönünü belirtir. İbranice’de Tanrı anlamına gelen Elohim sözcüğü kesinlikle Üçlü Birlik’e imkân veren bir sözcüktür. 

Yeşaya 48:16 ve 61:1’de Oğul, Baba ve Kutsal Ruh’tan söz ederek konuşmaktadır. Burada konuşanın Oğul olduğunu görmek için, Yeşaya 61:1’i Luka 4:14-19’la kıyaslayın. Matta 3:16-17 İsa’nın vaftiz olayını tanımlar. Bu ayetlerde Baba Tanrı, Oğul’dan hoşnut olduğunu ilan ederken Kutsal Ruh Tanrı’nın Oğul’un üzerine indiği görülmektedir. Matta 28:19 ve 2 Korintliler 13:14 Üçlü Birlik’teki üç ayrı kişisinin örnekleridir. 

3) Üçlü Birlik’in üyeleri çeşitli ayetlerde birbirlerinden ayrılmışlardır. Eski Antlaşma’da “RAB” ismi “Rab” isminden ayrılmıştır (Yaratılış 19:24; Hoşea 1:4). RAB’bin bir Oğlu vardır (Mezmur 2:7, 12; Süleyman’ın Özdeyişleri 30:2-4). Ruh, “RAB”den (Çölde Sayım 27:18) ve “Tanrı”dan (Mezmur 51:10-12) ayırt edilir. Oğul Tanrı, Baba Tanrı’dan ayırt edilir (Mezmur 45:6-7; İbraniler 1:8-9). Yeni Antlaşma olan İncil’de İsa, Baba’nın bir Yardımcı yani Kutsal Ruh’u göndereceğinden söz eder (Yuhanna 14:16-17). Bu da, İsa’nın Kendisini Baba ya da Kutsal Ruh olarak görmediğini gösterir. Ayrıca Müjdeler’de İsa’nın Baba’yla konuştuğu bütün diğer zamanları da düşünün. İsa Kendisine hitap ederek mi konuşuyordu? Hayır. Üçlü Birlik’in bir başka kişisine, Baba’ya hitap ederek konuşuyordu. 

4) Üçlü Birlik’in her üyesi Tanrı’dır. Baba Tanrı’dır (Yuhanna 6:27; Romalılar 1:7; 1 Petrus 1:2). Oğul Tanrı’dır (Yuhanna 1:1, 14; Romalılar 9:5; Koloseliler 2:9; İbraniler 1:8; 1 Yuhanna 5:20). Kutsal Ruh Tanrı’dır (Elçilerin İşleri 5:3-4; 1 Korintliler 3:16).

5) Üçlü Birlik’in içinde sıralama vardır. Kutsal Yazılar, Kutsal Ruh’un Baba ve Oğul’un altında olduğunu ve Oğul’un da Baba’nın altında olduğunu gösterir. Bu içsel bir ilişkidir ve Üçlü Birlik’teki hiçbir kişinin tanrılığını inkâr etmez. Bu sadece, bizim sınırlı akıllarımızın, sonsuz Tanrı hakkında anlayamayacağı bir alandır. Oğul hakkında bakınız Luka 22:42, Yuhanna 5:36, Yuhanna 20:21 ve 1 Yuhanna 4:14. Kutsal Ruh hakkında bkz. Yuhanna 14:16, 14:26, 15:26, 16:7 ve özellikle Yuhanna 16:13-14.

6) Üçlü Birlik’in bireylerinin farklı görevleri vardır. Baba evrenin (1 Korintliler 8:6; Vahiy 4:11); ilahi vahiy (Vahiy 1:1); kurtuluş (Yuhanna 3:16-17) ve İsa’nın insan işlerinin nihai kaynağı ya da nedenidir (Yuhanna 5:17, 14:10). Bütün bu şeyleri Baba başlatır.

Oğul, Baba’nın Kendisi aracılığıyla aşağıdaki işleri yaptığı vekilidir: evrenin yaratılışı ve korunup devam ettirilmesi (1 Korintliler 8:6; Yuhanna 1:3; Koloseliler 1:16-17); ilahi vahiy (Yuhanna 1:1, 16:12-15; Matta 11:27; Vahiy 1:1) ve kurtuluş (2 Korintliler 5:19; Matta 1:21; Yuhanna 4:42). Baba bütün bu şeyleri Kendi vekili olarak işlev gören Oğul aracılığıyla yapar. 

Kutsal Ruh, Baba’nın aşağıdaki işleri yapma aracıdır: evrenin yaratılışı ve korunup devam ettirilmesi (Yaratılış 1:2; Eyüp 26:13; Mezmur 104:30); ilahi vahiy (Yuhanna 16:12-15; Efesliler 3:5; 2 Petrus 1:21), kurtuluş (Yuhanna 3:6; Titus 3:5; 1 Petrus 1:2) ve İsa’nın işleri (Yeşaya 61:1; Elçilerin İşleri 10:38). Böylece, Baba bütün bu şeyleri Kutsal Ruh’un gücüyle yapar. 

Üçlü Birlik’e örnek vermek için birçok girişimde bulunulmuştur. Ancak popüler örneklerin hiçbiri tamamen doğru değildir: Yumurta (ya da elma) örnekleri yeterli değildir çünkü yumurtanın kabuğu, beyazı ve sarısı, yumurtanın kısımlarıdır, bu kısımlar kendi başlarına yumurta değildirler, aynı şekilde elmanın kabuğu, meyvesi ve çekirdekleri de elmanın kısımlarıdır ama bu kısımlar kendi başlarına elma değildir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, Tanrı’nın kısımları değildir; her biri Tanrı’dır. Su örneği biraz daha iyidir ama yine de Üçlü Birlik’i yeterli bir şekilde tanımlamakta yetersizdir. Sıvı, buhar ve buz, suyun biçimleridir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, Baba’nın biçimleri değildir, her biri Tanrı’dır. Bu yüzden bu örnekler bize Üçlü Birlik hakkında bir fikir verse de, verdikleri bu fikir tamamen doğru değildir. Sonsuz bir Tanrı, sınırlı bir örnekle tamamen tanımlanamaz. 

Üçlü Birlik doktrini, Hıristiyan kilisesinin tarihinin bütünü boyunca bölücü bir konu olmuştur. Üçlü Birlik’in ana yönleri Tanrı Sözü’nde açıkça sunulduğu halde, yan konuların bazıları çok açık değildir. Baba Tanrı’dır, Oğul Tanrı’dır ve Kutsal Ruh Tanrı’dır—ama bir tek Tanrı vardır. Kutsal Kitap’ın Üçlü Birlik doktrini budur. Bunun ötesinde, konunun üzerinde bir dereceye kadar tartışılabilir ve bu da gerekli değildir. Üçlü Birlik’i sınırlı insansal akıllarımızla tamamen tanımlamaya çalışmak yerine, Tanrı’nın büyüklüğü ve O’nun sonsuz yüksek doğasına odaklanmanın bize daha çok yararı olur. “Tanrı'nın zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! O'nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! "Rab'bin düşüncesini kim bilebildi? Ya da kim O'nun öğütçüsü olabildi?” (Romalılar 11:33-34).